Taşra- Anadolu Burjuvazisi Efsanesi- İddia ve Gerçekler (1)





İddia :“TÜSİAD’da örgütlü kesim azınlık mallarına el konulması ve devlet imtiyazları ile geliştiğinden üretimcilik, rekabet ve bağımsızlık gibi özellikleri zayıftır. Oysa taşra burjuvazisi kendi iç dinamikleriyle gelişmiştir.”
Gerçek: Bugünkü taşra burjuvazisinin ilk bölümünü cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan eşraflarının ardıllarının, diğer bölümünü savaş yıllarının “hacı ağa”ları başta olmak üzere1980’e kadar değişik tarihlerde faaliyete başlayan taşra eşrafının bugüne uzanan temsilcilerinin, en son ve en büyük bölümünü ise 1980’lerin ihracata dönük ekonomi modeli koşullarında faaliyete başlayan kesimlerinin oluşturduğunu söylemek olanaklı.
Tarihsel gelişimi içerisinde baktığımızda, tıpkı İstanbul burjuvazisinin gelişimi gibi, taşra burjuvazisinin de ilk birikimini büyük ölçüde el konulan azınlık malları ile devlet olanaklarına borçlu olduğunu görmekteyiz. Ne var ki, ithal ikameci ekonomiye geçişle birlikte İstanbul burjuvazisi özel teşviklerle büyüme olanaklarına kavuşarak taşra burjuvazisi ile arasındaki büyüklük mesafesini hayli açarken; taşra burjuvazisi de ihmal edilmişliğin tepkisiyle milliyetçi ve İslamcı söylemlerle bütünleşmeye başladı.
60’lı yılların sonuna doğru ise burjuvazisinin iki kesimi arasında artık kesin bir ayrışma yaşandı. Odalar Birliği’nde büyük sermayeye karşı Necmettin Erbakan önderliğinde bir küçük ve orta sermaye tepkisinin ortaya çıkışı ve TÜSİAD’ın kuruluşu bu sürecin bir ürünüydü. Yalnız burada altı çizilmesi gereken şudur: Teşvik edilen Anadolu’ya karşı İstanbul değil; küçük ve orta sermayeye göre büyük sermayedir. Ayrıca bu durum küçük ve orta sermayenin tümüyle merkezin dışına atılması anlamına da gelmemiştir; bu kesimler merkezin kıyısında/çeperinde bir yerde varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Ayşe Buğra, Mustafa Sönmez, Korkut Boratav, Mustafa Şen ve Faik Bulut’un ayrı ayrı araştırmalarla gösterdikleri gibi bu kesim, 1980’den sonra devletçe yeniden ve daha güçlü biçimde desteklenmeye başlamıştır. Asıl büyümelerini de ANAP hükümetleri, DYP-RP Koalisyon Hükümeti ve AKP hükümetleri döneminde kamu ihaleleri, özelleştirmeler, TOKİ ihaleleri ve yerel yönetim ihaleleriyle, demek oluyor ki devlet olanaklarıyla gerçekleştirmiştir. Taşra sermayesi olarak nitelenen şirketlerin yaklaşık yarısının Özal döneminde faaliyete başladığı; daha eski olanların ise bu dönemde ciddi ölçüde büyüdüğü görülmektedir. DYP-RP ve AKP hükümetleri dönemlerinde ise bu büyüme çok daha hızlanmıştır.
“Taşra burjuvazisi son yıllar içinde büyük bir gelişme yaşamış ve TÜSİAD’a rakip olmuştur. Bu gelişim TÜSİAD’ı tutuculaştırmış ve devlet güçlerinin safında yer almasına yol açmıştır.”
İki burjuvazi arasındaki ekonomik rekabetin, gündemde olan siyasal gerilimlerin arkasındaki önemli faktörlerden biri olduğu ve bu rekabetin TÜSİAD’ı bir ölçüde asker-sivil bürokrasiye yakınlaştırdığı saptamasında, kuşkusuz ki doğruluk payı bulunmaktadır.
MÜSİAD’ın 1990’da ilk 500 şirket içinde yalnızca 8 temsilcisi varken, bu sayı 2007’de yüzde 23’e, 2009’da da 31’e çıkmıştır. 2009 itibariyle TUSKON’a üye 45 şirketi de hesapladığımızda ilk 500 içindeki şirket sayısı 76’ya ulaşmış bulunmaktadır. 500 kişiden fazla kişi istihdam eden firmaların toplam katma değer içindeki payların 1980’li yılların ortasından sonra belirli bir düşüş yaşamaya başladığı da düşünülecek olursa, taşra burjuvazisinin TÜSİAD karşısında oransal olarak da önemli bir gelişme yaşadığında şüphe yok.
Fakat yine de TÜSİAD’ın Koç, Sabancı, Süzer, Tekfen, Oyak, Doğuş vb. devleri ile karşılaştırıldığında mutlak rakamlar açısından iki kesim arasında halihazırda önemli bir büyüklük farkı var. 2008 rakamları itibariyle MÜSİAD GSMH’nin yüzde 6 ila 8’lik bölümünü; TUSİAD ise 2007 rakamlarına göre GSMH’nin yüzde 38’lik bölümünü gerçekleştiriyor. İslami burjuvazinin bankacılık sistemi içindeki payı ise yüzde 5’ler civarında, yani oldukça küçük bir orandadır. Bütün bu rakamsal göstergeler bize, taşra burjuvazisinin ekonomik gücünün TÜSİAD’ı rahatsız edecek boyutlara ulaşmakla birlikte, henüz boy ölçüşebilecek büyüklüğe ulaşamadığını göstermektedir.
Dolayısıyla TÜSİAD-MÜSİAD arasındaki rekabet ve çatışmanın ekonomik büyüklüklerin yakınlaşmasıyla bir ilgisi yoktur. Krizin artışı, likitide bolluğunun ortadan kalkması ve tüm bu nedenlerle mevcut kaynakların kime yöneleceğinin daha da önem kazanmasıyla bir ilgisi vardır. Likitide bolluğunun olduğu ve krizin etkilerinin belirgin olmadığı dönemlerde, AKP hükümeti TÜSİAD ve İslamcı sermaye arasında -örneğin İslamcı sermayenin ihracatındaki artışın getirdiği döviz birikiminin TÜSİAD’ın ithal girdi gereksinimi karşılamakta destekleyici olarak kullanılması gibi- birbirini bütünleyen politikalar uygulayabilirken; kaynakların azaldığı, krizin derinleştiği dönemlerde, bu tür uzlaştırıcı politikalar uygulanamamakta, çatışma ve rekabet büyümektedir.
TÜSİAD gücünü ekonomi dışı siyasal faktörlere borçluyken; Taşra burjuvazisi üretkenlik ve rekabet temelinde siyasi faktörlere rağmen büyüyen bir güçtür.
İki burjuva kesimin arasındaki rekabet ve çatışmanın arkasında yalnızca ekonomik faktörler yok. Siyasal faktörlerde önemli ve hatta ekonomik faktörlere göre daha belirleyici. Bu durum görülmeden, iki kesim arasındaki bugünkü çatışmanın gerçek içeriğinin bütünlüklü olarak anlaşılması da olanaksız gözüküyor.
Yukarıda taşra burjuvazisinin de büyüme sürecinde devlet desteğinden nasiplenmesinin önemli bir faktör olduğunu belirtmiştik. Üstelik taşra burjuvazisinin büyümesinin arkasındaki ekonomi dışı faktörler bununla da sınırlı değil.
Birincisi taşra burjuvazisi, tarikat-cemaat ve siyasi parti ağlarını finansal kaynak, ucuz işgücü ve bağımlı pazar yaratmakta “haksız rekabet” aracı olarak kullanmaktadır.
İkincisi 80’li yıllarda yastık altı tasarrufları ekonomiye kazandırmak ve öte yandan da önce “yeşil kuşak” ve ardından da “ılımlı İslam” politikalarını hayata geçirebilmek için İslamcı bankacılık ve sermaye özel biçimde teşvik edilmiştir.
Son yirmi yıldır ise yine politik nedenlerle, taşra burjuvazisi hem AKP tarafından hem de küresel siyasal güçler tarafından desteklenmektedir. Yaşanan gelişmeler bize 28 Şubat sürecinin önemli sonuçlarından birinin de, bu kesim içerisinde küresel sürece ayak bağı olma potansiyeli taşıyanların darbelenmesi ve/fakat bu sürece hizmet etmeyi benimseyenlerin önünün açılması olduğunu gösteriyor.
Öyle anlaşılmaktadır ki, ekonomik göstergeler açısından TÜSİAD’a göre “oldukça hafif kalan” taşra burjuvazisinin orantısız büyüklükte bir siyasal önem kazanmasında, iç ve dış siyasal aktörlerin desteği önemli bir etken durumundadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANKARA'NIN ORHAN VELİ'Sİ...

AYDIN OPORTÜNİZMİ VE PROLETARYA SOSYALİZMİ...

CUMHURİYETİN YEŞİL ANITI: GENÇLİK PARKI