VİCDANSIZ AHLAK, AHLAKSIZ TEOLOJİ VE TUTSAK EDİLMİŞ DİN...
Vicdan, ahlak ve din...Aslında üçü de birbiriyle
ilintili görünürler. Bir anlamda öyledir de... Fakat egemen ahlak ve dinin, her
ne kadar içinde vicdani unsurlar taşısalar da; eni sonu vicdanı devre dışı
bırakmanın bir aracına dönüştüklerini gerek tarihsel gerek güncel deneyimlerden
sıklıkla gözlemliyoruz.
Zira vicdan insanın insan olmaktan kaynaklı
doğal/toplumsal özgürlüğü ile ilintili
durumuyken; din ve ahlak içsel olmaktan
öteye belirli bir toplumsal düzenin dışsal bir dayatmasıdır kural olarak. Dolayısıyla
ahlak ve din "içsel tanrı"nın, vicdanın dolaysız bir türevi olmaktan
ne kadar azade hale gelir ve ne kadar çıkarlar dünyasının ve egemen sistemin
meşrulaştırıcı aracına dönüşürse o denli vicdansızlığın, kötülüğün, zorbalığın
ve "ahlaksızlığın" temsilcisi olurlar. Resmi/egemen ahlak ve din,
kural olarak özü boşaltılmış bir "vicdan" dır. Vicdanın vicdansızlığı
meşrulaştırmak için teslim alınmış halidir.
Doğal/toplumsal insanlık halimizde işkencenin, kelle
kesmenin, evlilik dışı ilişki yaşadı diye bir kadını linç etmenin hiç bir
vicdani yanı yoktur ama ahlaki ve dinsel açıdan bu "vicdansızlık"
pekala olanaklı olabilmekte, dahası
"dindar" ve "ahlaklı" olmanın gereği kabul edilebilmektedir. Bu nedenle olsa gerek, "Vicdan
içimizdeki Tanrıdır" der Victor Hugo...
Din ve ahlakı kendine referans
alan bir insanın gündelik yaşamına baktığımızda, namazlı niyazlı, orucuna ve
hac farziyetine sadık bu insanların beklenenin tam aksine gündelik hayatın
rutininde gayet vicdansız ve ahlaksız bir insan tipi olduklarını görebiliriz.
Erica Jong "Tanrı adına işlenen cinayetlerin
sayısı, şeytan adına işlenenlerden çok fazladır."diyor. Bu saptamayı
tecavüz, hile, rüşvet, kayırmacılık,emek sömürüsü, mal mülk/lüks sevdası vb.
gibi hayatın tüm alanlarına yaymak pekala olanaklıdır.
Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir anket, halkın yüzde
70'inin yolsuzluk olduğuna inandığını ama buna karşın yolsuzluk yaptığını
düşündüğü partiyi hala oy verilebilir bulduğunu göstermekteydi. Şu bildik
"çalsınlar ama iş de yapsınlar" mantığı yani. Bu mantığı ülkeye
yerleştirenin dindarlarca çok sevilen Turgut Özal olması ise son derece
"manidar"dır. Bunun anlamı sosyal çürüme ve dejenerasyondur. Ve bu
çürüme ve dejenerasyonun artan dinselleşme ile el ele gitmesi bir çelişki değildir, ne yazık ki bir iç
tutarlılığa sahiptir.
Geçen günlerde Bir gün yazarı Fatih Yaşlı attığı bir
twette bu gerçeği çarpıcı biçimde vurguluyordu. Dinden ne kadar çok söz edilir
ve din adamları ne kadar çoğalır ve ne kadar öne çıkarılırsa aynı oranda
ahlaksızlaşan bir toplum gerçeği ile yüz yüze kalıyoruz.
Bir tarihsel anekdot...
Tanınmış islamcılardan Filibeli Ahmet Hilmi "Tarih-i İslam"
kitabında yabancı bir gözlemcinin ağzından bundan yüzyıl öncesiyle ilgili bize
bir tablo aktarıyor. Din ve ahlakın o dönemlerde de vicdandan nasıl azade
kılınmış olduğunu apaçık görebiliyoruz anlatılanlar da...Alıntı biraz uzun ama
gerçekten çok çarpıcı...
"Türkler gayet mükemmel namaz kılan bir
kavimdir. Fakat onların ibadetlerinde kelimenin yüce manasıyla çok din
aranmamalıdır… Türklerde namaz günlük vazifelerdendir. Kendiliğinden anlaşılır
ki, bu vazife elbise giymek, işini yapmak, yemek yemek ve uyumak vazifeleri
gibi yerine getirilir. Eskiden beri alışılmış bir adet takip edilir. Ne halde
bulunulursa bulunsun ve hal ne kadar elverişsiz olursa olsun namaz kılınır. Bir
şahıs az nazik bir hikaye anlatır. O sırada müezzin ezan okumaya başlar. Hikaye
anlatan hikayeyi keser, namazını kılar, sonra hikayesine kaldığı yerden devam
eder… Bir tacir yalan söyler, aldatır, sonra namaz kılar, sonra yalan söylemeye
ve insanları kandırmaya devam eder… Bir paşa vahşice bazı zulümler veya cinayet
için emirler vermekle meşguldür; ezan okunduğunu işitir, gayet huzurla
seccadesini yayar, sakalını sıvazlar, rahat olduğu kadar muhteşem bir sima ile
namazına başlar. Namaz kılındıktan sonra zalimane talimatını vermeye devam
eder. Çünkü namazı ile vicdanının hiçbir alakası yoktur ve hiç kimse bunda
hayret edilecek bir şey görmez, hiç kimse bundan arlanmaz, herkes kılınması
gereken zamanlarda namazını kılar ve bununla her şey olmuş bitmiş olur…”
(Filibeli Ahmet Hilmi; Tarih-i İslam, s. 535-536)
Filibeli Ahmet, bu tabloyu
"yaşanan dinin bozulması" olarak görüyor. Seküler ve
materyalist yaşama teslim oluşa bağlıyor. Çareyi de uhrevi/manevi yaşama
dönüşte görüyor. Tabi dini halk için uhrevi/manevi yaşama indirgemenin
kendisinin bizzat bozulma emaresi olduğunu görmediği gibi, verili dinin
tasallutundan görece bağımsızlaşmak anlamında seküler bir hayat yaşayanların,
dindarlara göre daha vicdanlı ve ahlaklı olmaları olasılığının -haşa- onun
tahayyül dünyasında hiç bir yeri bulunmamaktadır.
Ve bir güncel deney...
Şimdi de bu tabloyu pekiştiren çok yakın tarihli
ilginç bir araştırmayı aktaracağım. Araştırma ilk önce Current Biology adlı bir
dergide yayınlandı. Ardı sırada The Economist’ten başlayarak tüm ana akım
medyaya yayıldı.
Chicago Üniversitesi’nden Nörobilimci Jean Decety din ve altruizm
arasındaki bağıntıyı anlamak üzere bir laboratuar çalışması yapmış. Buna göre
Kanada, Çin, Ürdün, Güney Afrika ve Türkiye’den 1170 ailenin yaşları 5 ila 12
yaşında değişen çocuklarına odaklanmış.
İçlerinde Koç Üniversitesi'nden Bilge Selçuk'unda bulunduğu araştırma
ekibinin Current Biology‘de yayımlanan raporuna göre; dindar olmayan
ailelerin çocukları, dindar ailelerin çocuklarına göre daha fazla karşılıksız
iyilik yapıyor.Ve başta Müslüman aileden
gelenler olmak üzere dindar ailelerde yetişen çocuklar suç işleyenlerin en ağır
şekilde cezalandırılmalarından yanayken, ateist ya da seküler ailelerin
çocukları net biçimde ağır cezalandırma yöntemine mesafeli duruyorlar.
Sonuç bize verili din ve ahlakı davranışlarında referans alan ailelerin
çocuklarının, bencilliğe, şiddete ve kötücüllüğe; vicdana göre
davranışlarını kodlayan seküler/laik/ateist
ailelerin çocuklarının paylaşmaya,barışçıl, eğitsel ve iyilik eksenli
yöntemlere daha yatkın olduğunu gösteriyor. Bu deney verili din ve ahlak
anlayışının insanları vicdandan yoksun kılındığını bir kez daha teyit ediyor.
Ve bizim Diyanet...
Selahattin Demirtaş İstanbul'daki bir parti
toplantısında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ne tür bir dinin ve dindarlığın
temsilcisi olduğunu sergileyen çarpıcı bilgiler paylaşmıştı. Bu açıklaması tüm
basında genişçe yer almış ama Diyanet İşleri Başkanlığı, açıklamaya tepki
göstermekle birlikte aktarılan bilgileri yalanlamamıştı. Demirtaş şunları
söylemişti o konuşmasında:
"Akademisyenler diyanetin 150 tane hutbesini incelemiş. Bu
hutbelerde, devlet sevgisi, Allah sevgisinden daha fazla kullanılmış. Yani
Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah'ın emirlerini anlatmaktan çok devlet
emirlerini anlatmış. İşçi grev yapmış, diyanet fetva yayınlamış. Polisler gaz
cop kullanmış. Diyanetin fetvası var. 'Biber gazı caizdir' demiş....camilerde,
minarelerde baz istasyonları caizdir diye fetvaları var.
Aynı Diyanet işleri Başkanının bir yazısı var. Utanç vesikasıdır. 'Meşru
bir hükümete karşı isyan etmiş ve çatışmada öldürülmüş birinin cenaze namazı
kılınmaz' diyor. 'Gezi'de şurada burada meşru hükümete isyan etmişsen cenaze
namazın kılınmaz' diyor. Bunun ne dinde, ne Kur'an'da, ne kitapta yeri vardır.
Ama bizim Diyanet İşleri Başkanı fetva buyurmuş. Allah'a karşı gelsen yine
cenaze namazın kılınır. Onun yeri var. Allah affedicidir. Ama bunlar
affetmiyor.
Bunların dini imanı devlettir, paradır."
Peki neden böyle? Bu tablo nasıl ortaya çıktı...
Bunun en temel nedeni dinin insana ve vicdanına
dışsallaştırılmış/yabancılaştırılmış bir güç olmasıdır. Ahlakın temel
kaynağının da giderek bu dışsallaştırılmış güce bağımlı hale gelmesiyle, ortaya
vicdansız bir ahlak, ahlaksız bir din tablosu çıkmaktadır.
Bu dışsallaştırma/yabancılaştırma dinin çıkarlar ve
güç, zenginlik ve devlet tarafından teslim alınmasının, araçsallaştırılmasının
bir sonucudur.
Ahlakın dine, dinin de çıkarlara, zenginliğe ve iktidara
tabi kılındığı bir yerde en ahlaksız, en
kepaze şeyler meşrulaştırılabilmekte, din ve ahlak kisvesiyle
pazarlanabilmektedir.
Bu gerçek çok eskilerden beri böyledir. Eski
Yunan'dan Aydınlanmaya kadar, filozofların ölümü ve şeytanlaştırmayı göze
alarak ciddi mesai harcadığı bir konudur.
Örneğin Marx'ın Aristoya yönelik övgülerinden birisi
çıkarlara ve iktidara teslim olmuş bir dini ve böylesi bir dinin tanrısını
yıkmış olmasıdır. Kant'ın insanlığı para ve iktidar gibi dışsal güçlerin
dayattığı ahlak anlayışından kurtulmaya ve kendi insani varoluş ve değerleri
temelinde (ki vicdan diyebiliriz)yeni bir ahlak oluşturmaya çağırması,
Spinoza'nın felsefe, din, teoloji ve devlet ayrımına giderek, son ikisini sorun
ve ilk ikisini çözüm kaynağı olarak tanımlaması, Marx ve Engels'in toplumda
egemen ahlak ve dinin -tıpkı toplumdaki egemen düşüncelerin egemen sınıfın
düşünceleri olması gibi- egemen sınıfın ahlak ve dini olduğu, bu yüzden ahlak
ve erdem değil riyakarlık, zalimlik ürettiği vb.görüşleri hep aynı kaygının
ürünüdür.
Çok daha ilginci ise, bizzat peygamberlerin temel
çaba ve kaygısının da çok benzer saiklerden beslenmiş olmasıdır.Peygamberler
sıfırdan bir din getirme iddiasında olmamışlardır. Dinin bozulması ve
yozlaşmasına dikkat çekmek ve yeniden gerçek dini insanlığa hatırlatmaktır
peygamberlerin misyonu. Daha somutta kralın/firavunun ve sarayların sesi olan
din adamları sınıfının eline geçen ve yozlaşan dini, asıl biçimiyle ve asıl
sahiplerine, yani sıradan insanlara yeniden teslim etmektir iddiaları. Bu
nedenledir ki sarayların ve sarayın din adamlarının büyük öfke ve saldırısını
üzerlerine çekmişlerdir. İsa çarmıha gerilmiştir.İslam'ın peygamberi pek çok suikasta
maruz kalmıştır.
Bir müddet sonra Paulus Hıristiyanlığı yeniden bir
kral dinine çevirmiş, Hz. Muhammed'in akrabalarını Kerbela'da katledenler
eliyle İslam da yeniden sultanların, padişahların ve onlara uygun din üreten din
adamlarının dinine, yani bir saray dinine dönüşmüştür. Böylece din yeniden
ahlaksızlığın egemen olduğu toplumsal, siyasal ilişkilerin bir ahlaki örtüsü,
meşrulaştırıcısı haline gelmiştir. Halk ise, egemen din aracılığıyla vicdansız
ve ahlaksız ama dindar bir yaşama mahkum
edilmiştir.
Dindarlık-Dincilik...
Dindarlık bir inanç durumu ile, dincilik ise bir
siyaset ile ilgilidir. Dindar biri dini referans alan bir siyasetin aktörü
haline gelmişse, o artık bir dindar değil bir dincidir.
Bu ayrım şu nedenle önemlidir: Dindar ahlaki ve
vicdani açıdan yaşadığı ciddi aşınmalara karşın, hala bir ölçüde naif ve
hoşgörü sahibidir. Ama dinci kimliğine büründükçe bu naif ve hoşgörülü yanını
kaybetme ihtimali çok yüksektir. Kesin kaybeder demiyorum zira egemen dinciliğe
nazaran çok zayıfta olsa ezilenlerin dinciliğine dair örneklerde vardır. Şeyh
Bedrettin gibi, Kurtuluş teolojisi gibi, Thomas Müntzer gibi, Ali Şeriati gibi,
Anti Kapitalist Müslümanlar gibi...Bu akımlar bilakis, saray dinine karşı
halkın dini, ahlaksız dindarlık yerine vicdanla beslenen bir dindarlık
tarafındadırlar.
Oysa egemenlerin tarafında olan, onlarca
yönlendirilen bir dincilik gözünü kırpmadan insan yakan, kelle kesen bir
dinciliktir. Tüm bu canilikleri dine hizmet olarak gördüğü içinde, iftihar
vesilesi sayacak kadar ahlak ve vicdandan biganedir.İşte El Kaide, İŞİD , El
Nusra,Türkiye Hizbullah'ı, Madımak otelini yakanlar vb. bu türden bir
dinciliğin temsilcileridir.
Bugün ülkemizde dindarlıkla bu türden bir dincilik
arasındaki çizginin iyice silikleştiği bir süreç yaşadığımızı da önemle not
düşmek gerek...
Zorunlu bir parantez...
Aydınlanma ileri bir adım olmuş ama sorunu tümden
çözememiştir. Laikliğe yönelik adımlar kadük kalmış, ne yazık ki dinin,
devletten ve para gücünden özgürleşmesi sağlanamamıştır.Din hala resmi
ideolojilerin gizli/açık ama küçümsenmeyecek yaygınlıkta bir enstrümanı
durumundadır.
Tüm bu nedenlerle sekülerlikle verili dindarlık
arasındaki ahlaki ve vicdani fark köklü değil göreceli bir farktır. Seküler bir
resmi din olan ve faşizme süreğen biçimde gebe olan milliyetçi ideolojinin
dindarlık ve dincilikle çok benzeşir olmasından söz etmiyorum yalnızca...Sosyalist
ideolojiye kadar pek çok akım da bu ortamın kirlerinden tümüyle muaf
olamamaktadır.
Bütün bu anlatılanları doğru biçimde
anlamlandırabilmek için bireyci dindarlığın pik yaptığı dönemlerde seküler/laik
kesimlerde de bozulma emarelerinin fazlalaştığını ve/fakat seküler adalet,
özgürlük ve dayanışmanın pik yaptığı dönemlerde de verili dindarlığın daha
hoşgörülü,esnek ve erdemli olabildiğini, akılda tutmak gerekir. Yani iki kesim
arasındaki farklılık süreğen ama görecelidir.
Sonuç...
"Dindar bir toplumu ancak
din adına, din simsarları kandırabilirdi; ve öylede oldu" ve "Din
paradan ve iktidardan beslendiği sürece,
paranın ve iktidarın hizmetçisi olacaktır, Halkın değil.”diyor Ali Şeriati..."Ancak
birbirimizden nefret etmeye yetecek kadar dindarız, birbirimizi sevmeye yetecek
kadar değil" diyor Jonathan
Swift..."Gökyüzünden sıklıkla bahsetmeleri yeryüzünü sömürmek ve
iktidarlarını sürdürmek içindir" diyor Robespiere... "Dininiz var
diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz. ''diyor Nikola Tesla..." Din sıradan insanı sessiz
tutmak için mükemmel bir araçtır" diyor N.Bonaparte...
Hepsinin sözlerini toplayınca cari dinlerin
adlarındaki farklılıklara karşın paranın ve devletin dini olduğu görülüyor. Saray sahiplerinin ve onların kapatması haline gelen
din adamları sınıflarının sözde Müslümanlık, Hıristiyanlık üzerine keskin
vaazlar verseler ve birbirinin dinini beğenmiyor gözükseler de, aslında tek bir
dinin, tanrısı Mammon* olan zenginlik ve iktidar dininin mensupları olduklarına
işaret ediyorlar.
Ve bu dinin mensuplarının ne
kadar dindar olurlarsa o kadar ahlak ve vicdan yoksunu haline getirildiklerine, ne kadar dindar olurlarsa o kadar "sus
deyince susan koş deyince koşan" aklı,
vicdanı ve iradesi prangalanmış robot insanlara dönüştürüldüklerine dikkat çekiyorlar.
Öyle gözüküyor ki dinin
özgürleşmesi de, bizzat insanlığın özgürleşmesine bağlı. İnsanlık ne zaman ki
paranın ve siyasi tahakkümün kıskacından kurtulacak, din de o zaman paranın ve
saltanatın değil halkın dini olma şansına kavuşacak; din, ahlak ve vicdan
arasındaki bugünkü ters orantılı ilişki de ancak o zaman sona erecek...
*Hırs, ihtiras, kötü yola sevkeden
servet, servet tanrısı...
Yorumlar
Yorum Gönder