Türkiye Solu 1960-70 (Genel Değerlendirme)
1960’lı
yıllarda, sol hareketin yeniden doğuşu, geri kalmışlığa ve bunun sorumlusu
olarak görülen bağımlılık ilişkilerine tepki şeklinde gelişti. Bu tepki
nesnel kaynağını emperyalizme bağımlı gelişmenin yarattığı toplumsal değişim
ortamında buldu. Aydın kesimlerindeki politizasyon yükselişi moral
dayanaklarını ise 27 Mayıs darbesinden alıyordu. 27 Mayıs, “kalkınma”nın önünde
engel olarak gözüken “feodal” ve “emperyalist” güçlerin ve bu güçlerin
çıkarlarını temsil eden “Amerikancı” iktidarları, genç subayların çözücü darbesiyle
bertaraf edilebilecekleri ve ülkenin bağımsız kalkınmacı yola sokulabileceği
yönünde umut verici bir örnek kabul edildi.
27
Mayıs’ın, YÖN-MDD Hareketlerinde cisimleşen bu umutverici etkisi, üstelik dönem
boyunca uluslararası plandaki bazı siyasi gelişmeler tarafından da
pekiştiriliyordu. Bir dizi ülkede anti-Amerkancı çizgi temelinde çeşitli
“darbe”girişimlerinin olması ve Nasır örneğinde olduğu gibi bunların bir
kısmının “göz kamaştırıcı başarılar” elde etmesi, aydınların bu yöndeki siyasal
eğilimleni moral açıdan kuvvetlendiniyordu.
TİP, 27
Mayıs’ın kuvvetlendirdiği “darbeci” eğilimlerle daha baştan arasına sınır
çizmekle beraber, o da kendi politik konumlanışına uygun bir tarzda, 27
Mayıs’ın kuvvetlendirdiği bir başka “eğilimi”, parlamentarizmin temsilcisi
oluyordu. Dönem boyunca YÖN-MDD akımı 27 Mayıs’ın gerçekleştiriliş tarzını, TİP
ise 27 Mayıs’ın gerçekleştirmiş olduğu “Demokratik Anayasa”yı, kendi politik
amaç ve programlarıyla doğrudan doğruya ilişkilendirmekteydi.*
‘60 solunun
programatik çerçevesi de bu ortamda ve esasen ortak bir zeminde
şekillenecektir. Kemalizmin sol yorumu YÖN’ün, YÖN-Kemalizm ve eski TKP
çizgisinin sentezi de MDD’nin programatik çerçevesini oluşturdu. TİP’ in
programı ise temelde aynı çizgiyi temsil etmekle beraber, TİP bu programı kendi
politik konumlanışı doğrultusunda parlamentanist-liberal bir yoruma tabi tuttu.
Ne var ki, neticede 27 Mayısçılık, Kemalizm, cephecilik, anti-emperyalizm,
köylücülük, anti-feodalizm bu dönem solunun ortak programatik çerçevesini
vermektedir.
1960’lı
yıllar sol hareketin genel problematiği, “kalkınma” ve “bağımsızlık” ekseninde
şekillenmiştir. Kapitalizmin nesnel-bilimsel kavranışına ve eleştirisine
dayanan bir sosyalizm anlayışı yerine, toplumsal yapının geriliğine ve bağımlılığına duyulan bir tepkinin teorik planda ütopik, politik planda ise düzen
kurumlarını doğrudan hedeflemeyen bir tarzda ifadesi, ‘60 solunun karakteristiğidir.
Kaynağında kapitalizmin bulunduğu sosyal ve sınıfsal sonuçlara karşı, kaynağı
gözardı eden bir programatik çerçeveyle karşı konulmaya çalışılmıştır.
Üçüncü
yolcu, “bağımsız kapitalizm”ci bu temel popülist önerme1erin teorik altyapısı
da son derece eklektiktir. Üretimin evrenselleşme sürecinin hızlandığı, yabancı
sermaye ile yerli sermayenin organik bütünleşmeye doğru yolaldığı bu tarihsel
kesitte, emperyalizm salt bir rantiye ilişki olarak değerlendiriliyor; onun
feodal, yarı-feodal unsurlarla kurduğu ilişki, emperyalizmin sanayileşmenin
karşıtı olduğuna kanıt sayılıyordu. Böylece emperyalizm-kompradorlar-feodal
toprak ağaları ittifakına karşı, sanayinin gelişmesinden yana olan “milli
burjuvazi” ilerici ilan ediliyordu.’
Oysa
dönem boyunca süreç bu teorik yaklaşımların tümünün de Türkiye’nin yaşadığı
kapitalistleşme sürecine ne denli zıt ve ütopik olduğunu gösterecekti.
Emperyalizm sanayiyi geliştiriyor ve feodal unsurları da tedrici biçimde kapitalistleştirerek
tasfiye ediyordu. Empeıyalizmle, sanayi burjuvazisi de dahil yerli burjuvazi
arasında temel bir çelişki değil, aksine hızlanan bir bütünleşme söz-konusuydu.
Ne var ki
TİP, MDD ve YÖN’de, özellikle de ilk ikisinde teori ve pratik alanında yaşanan
çelişkili süreç daima daha marksizan argümanlar kullanılarak giderilmeye
çalışıldı. Bu süreç, MDD’ciliğin kendi içinde bir kopuşla küçük-burjuva
sosyalizmine evrilişine ve TİP’in yine bir iç ayrışma ile reformist bir işçi
partisine dönüşmesine dek uzanmaktadır. YÖN aydınları ise ideolojik
planda Kemalizmle kurdukları dolaysız bağlantılar ve dolayısıyla alt sınıfların
siyasal eğilimlerine uzaklıkları nedeniyle, ‘71 şokundan sonra, “kapitalist
kalkınma yoluna” rıza göstererek ‘60’da ayrıldıkları CHP saflarına geri
döndüler.
‘60’lı
yılların sonlarına doğru, sol hareket, kapitalist ilişkilerin yaygınlaşmasına
paralel olarak Kürt aydınları başta olmak üzere Kürt emekçi halkındaki ulusal
uyanışın yarattığı basınçla da hem harekete hakim şoven çizgiyi aşmaya, hem de
buna bağlı olarak kemalizmin ideolojik gölgesinden kurtulmaya başlamıştır.
1969’da
Kürt aydınlarının ulusal bilinçlenmesinin örgütsel bir ifadesi olarak kurulan
Doğu Demokratik Kültür Ocakları’nın etkin faaliyetleri, Irak’ta 1970’de yapılan
özerklik antlaşmasinın moral etkileri ve kitleselleşen Doğu Mitingleri, özellikle
de Kürt aydınları üzerinden ‘60 sol hareketini de olumlu noktada etkiliyordu.
Yayın hayatı boyunca Kürt sorunu hakkında yazı yayınlamamayı tercih eden Türk
Solu dergisi 12 Mart günlerinde bu basınçtan etkilenerek adını Türkiye Solu
olarak değiştirecek, TİP’in 1970’te gerçekleşen 4. Kongresi Kürt sorunu ile
ilgili dönemin en ileri metni ni, parti kararı olarak kaleme alacaktı.
1970’li
yıllara gelindiğinde TİP ve MDD içerisinde Kürt ulusal sorununa karşı
duyarlılığın artması ve bu sorunun artık “Doğunun geri kalmışlığı”.ya da
“kapitalizmin eşitsiz gelişmesi” argümanları ile değil, Kürt halkı üzerindeki
ulusal tahakkümle açıklanan bir sorun haline dönüşmesi, sol hareketin evrimi
açısından son derece önemli bir gelişmedir.
* *
Bütün bu
göstergeler, bu akımların siyasal konumlanışları ve ideolojik şekillenişleri
açısından Marksizm dışı konumlarını göstermekle beraber 1960’lı yıllarda Marksizmin
Türkiye toprağına, üstelik bu kez son derece etkili bir tarzda girdiği de
açıktır. Marksizm in cisimleştigi bir ideolojik siyasal odağın bulunmaması, bu
dönemi bir “marksist aydınlanma” dönemi olarak nitelememizi engellemez.
Her
tarihsel-siyasal hareket, doğuş ortamının hem genel özelliklerinden hem de
ondan daha çok özgün yapısından etkilenir ve bu özelliklerin koşullandırmaları
altında şekillenir. Bu koşullandırmanın sonucunda, bazen Marksizm belirli bir
coğrafyada ideolojik ve siyasal akım olarak oluşur, ne ki sıklıkla gerçekleşen
bu değil, Marksizmin belirli bir sosyal-sınıfsal ortamın baskısı altında
dejenerasyona uğramasıdır.
Marksizmin
bütünsel ve iç tutarlılığa sahip bir ideolojik sistem olarak doğmuş olması,
aynı zamanda bundan böyle “Marksizmin saflığının” da garanti altına alındığı
anlamına gelmez. Genel planda Marksizmin sapmaları doğal olarak Marksizm'in
içinden çıkar. Ne var ki süreç, yerel planda adeta kural olarak tersinden işler
ve marksist ideolojik ve siyasal odaklar, marksizmin sapmalarından ya da
“marksist” olduğu iddiasındaki sınıf dışı akımlardan, bir dizi iç mücadele
sonucu oluşur.
1960-70
dönemi, Marksizm dışı ideolojik-politik akımların damgasını vurduğu bir
dönemdir. Buna karşın, emperyalist entegrasyona tepki, kapitalizmin sonuçlarına
karşı alt sınıfların hareketlenıTıesi, dünya yüzeyinde esen Marksizm iddialı
neo-popülist cereyan, TKP’nin etki ve birikimleri vb. etkenler, toplumsal
çalkantı ve arayışların yoğunlaştığı bu dönemde, Marksizmi yeniden ve güçlü bir
biçimde Türkiye’nin gündemine yerleştirdi. Bu, toplum yüzeyinde hayli etkili,
bir o kadar da sığ ve çarpık bir “marksist” bilinçlenmenin yaşanması demekti.
Marksist
bir ideolojik odağın ortaya çıkması, Marksizmin bilimsel-sınıfsal kavranışı
ile mümkündür. Sosyalizmin bir siyasal hareket haline gelme süreci ise
bilimsel-sınıfsal kavrayışın, sınıf hareketiyle birleşme sürecinde ifadesini
bulur. 1960-70 dönemi bu açıdan değerlendirildiğinde, modem kapitalist ilişkilerin
tahlili üzerine oturan bir sosyalizm anlayışı, proletaryanın öncülüğü ve diğer
sınıflardan bağımsızlıği kavrayışı, parti fikri vb. bu dönemde mevcut değildir
ve bulundukları kadarıyla ise bir hayli dejenere olduklarını söyleyebiliriz.
Kuşkusuz Marksizmin bu “çarpık” yorumu, salt başına teorik yetersizlik ve
uluslararası alanda hakim olan ideolojik cereyanlarla açıklanamaz. Ne var ki,
1960-71 döneminde yaşanan “marksistleşme” sürecine ilişkin yapılan bir değerlendirme,
bu dönemin teorik miras ve seviye bakımından oldukça sığ olduğunu ve bu durumun
da mevcut aydın potansiyelini marksist ideolojik şekillenme konusunda
dezavantajlı bir konuma düşürdüğünü saptamak durumundadır. Bu dönemin teorik
kapasite açısından en gelişkin aydınları YÖN’cülerdir ve kendi dışındaki aydın
potansiyelini de teorik olarak yönlendirdikleri söylenebilir. TİP programının
YÖN’ün sunduğu programatik çerçeveyi nerdeyse kopya etmesi dahi bu
yönlendirmenin etki derecesini açıklar. Behice Boran, Sadun Aren vb. gibi
akademisyenlerin (geçmişte TKP ile dirsek temasında olmalarına karşın),
marksist formasyonlarının hayli sınırlı olduğu söylenebilir. Marksist eserler
üzerindeki yasağın 1960’lı yıllarda kalktığını ve bu eserlerin yoğun olarak
yayımlanmasının ise dönem ortasından sonra gerçekleştiğini düşünürsek dönemin
ilerici, devrimci kadrolarının marksist litcratür hakkındaki bilgi birikimi
daha iyi anlaşılabilecektir. İlerici-devrimci toplumsal muhalefetin odaklandığı
TİP, kadro ve taban eğitimi konusunda dönem boyunca hemen hiç bir ciddi adım
atamayacak, bu TIP’e yöneltilen eleştirilerin başlıcalarından biri olacaktır.
Dönem boyunca marksist literatürün popülerleştirilmesi yönündeki adımlar daha
çok da çeviriler aracılığıyla MDD Hareketi tarafından atılacaktır. Ne var ki
bu çeviriler hem son derece sınırlıdır, hem de oldukça çarpıtılmıştır.
Hiç kuşku
yok ki, uluslararası siyasal atmosfer ve uluslararası komünist hareketin
yaşamış olduğu. deformasyonun da marksistleşme süreci üzerinde etkileri
mevcuttur. Ne var ki, ‘60 sol hareketinin hiç bir unsurunun, uluslararası
siyasal odaklarla doğrudan bir teması sözkonusu değildir. Bu hareketlerin
uluslararası düzeyde organik ilişkilere sahip olmamaları, ideolojik-siyasal
şekillenişlerinde de dış siyasal odakların dolaysız bir yönlendiriciliğe
sahip olmadıkları anlamına geliyordu.
Bu dönem,
Batıdaki devrim dalgasının çckildiği, bu coğrafyada kapitalizmin nispi bir
istikrara ve gelişme çizgisine sahip olduğu, Doğu’da ise sınıfsal ve ulusal
kaynaşmaların yoğunlaştığı bir tarihsel kesittir. Bunun ise ikili bir sonucu.
olmuştur. Bir; devrim dalgasının Doğu’ya kayması Marksizmi devrimci demokrasinin
etkisine daha açık hale getirmiştir, iki; öte yandan devrim dalgasının Batı’dan
çekilmesi ise bu coğrafyada Marksizmi reformist demokratizmin basıncıyla
yüzyüze bırakmıştır. İki dünya savaşını izleyen dönemden günümüze uzanan
tarihsel aralık Doğu’da ulusal kurtuluş savaşlarının Batı’da ise faşizmin
yarattığı korku ve paniğin karşılıklı kuvvetlendirici etkisiyle de, bir
devrimci sınıfsal
teori olarak Marksizmi, sapmaların ya da sınıf dışı akımların dejenerasyonu karşısında
hayli savunmasız bırakmıştır. Kuşkusuz bu faktörlere, sosyalist ülkelerin
yaşadığı deformasyon da eklenince, “dış odak”ların Marksizmin dejenarasyonunu
önlemek bir yana bu dejenerasyonu pekiştiren bir etkiye sahip duğu
söylenebilir.
Türkiye
de bu sürecin dışında değildi. Üstelik ‘60’lı yıllara sağlam ve olumlu marksist
bir mirasın taşınamadığı düşünülünce, dışarda “düzeltici” bir mihrakın
bulunmaması çok daha kritik bir öneme sahip oluyordu.
Rusya’da
Marksizmin ortaya çıkış sürecinde, Batı’nın güçlü bir işçi hareketine ve güçlü
bir teorik birikime sahip olduğunu ve marksistleşme sürecinde bu dış “düzeltici
odak”ların hayli önemli bir role sahip olduğunu da hatırlarsak, Türkiye sol
hareketinin doğuş ve oluşum sürecinde, ne denli önemli bir olanaktan yoksun
olduğu da ortaya çıkar. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi Türkiye’de
yaşanan marksistleşme sürecinde, kendisi deformasyona uğramış olsa da
uluslararası komünist odakların yine de önemli bir rolü olmuştur.
Bu
dönemde hayli yaygın olan “özgünlük” vurguları da dikkate alındığında, bu
dönemin ilerici aydın potansiyelinin, en azından bir bölümünün (TİP’li
aydınlar) uluslararası siyasal odakların teorik-ideolojik etkisine kendilerini
daha başından kapalı tutmaya çalıştıkları da görülür. ‘60 döneminde gerçekten
de. solun ortak çizgisi olarak tanımlanabilccek bir özelliğe. kendini “Türkiye'nin özgün yolunu” temsil etme misyonuyla tanımlama eğilimine tanık olunur.* Bu
“özgünlük” vurguları hem bu dönemdeki milliyetçi eğilimlerin gücünü göstermekte,
hem de bu akımların Marksizm-Leninizmle ve uluslararası siyasal odaklarla araya
sınır çizme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
MDD’ci
çizgi ise, gerek geçmiş TKP ile gerekse Komintern gelenekleriyle kendini en
fazla bağlı hisseden aydınlar tarafından temsil edilmektedir. Bunların o günkü
SBKP, ÇKP vb. partilerin ideolojik-teorik argümanlarından haberleri olduğu da
muhakkaktır.
Ne
var ki, M. Belli, H. Kıvılcımlı vb. aydınlarca temsil dilen bu çizginin sözkonusu
uluslararası odaklarla bağı son derece dolaylıdır ve SBKP çizgisine daha yakın
bulıınmalarına karşın, kendilerini nispeten “bağımsız” bir çizgiye
oturtmaktadırlar.* MDD’cilerin ‘60 sonrasındaki teorik-politik çizgileri
kuşkusuz ki TKP mirası ile de bağlantılıdır. Fakat bu aydınların 1960 sonrası
politik konumları, taşıyıcısı oldukları TKP çizgisinden dahi özellikle iki
kritik konuda farklıdır.
Birincisi
bu aydınlar, özellikle de M. Belli’de simgelenen çizgi, işçi sınıfının
mücadelesi karşısında son derece ilgisiz bir konumdadır. Oysa Şefik Hüsnü
TKP’si, faaliyeti boyunca sınıf içinde örgütlenme çabasına özel bir önem vermiştir.
Birincisi ile doğrudan bağlantılı ikinci farklılık ise “örgüt” ve “illegalite”
konularında görülmektedir. Yine Şefik Hüsnü TKP’si tüm Kemalizm hayranlığına ve
bu hayranlıkla da beslenen legalist eğilimlere karşın örgüt fikrine hep
yakındır. Ayrıca TKP, legal imkanlardan yoksun olunan bir dönemde illegal
olarak siyasal faaliyet yürütmüştür. MDD çizgisi ise “icazetçiliğe” karşı olma
adına legal planda hiç bir örgütsel oluşuma yöııelmediği gibi illegal alanda
faaliyet yürütmek için de herhangi bir çabası olmamış, dönem boyunca bir
hareket görüntüsünü aşamamıştır.
Bu
dönemin bir başka eski TKP’lisi H. Kıvılcımlı ise, sınıf ve parti kavrayışı
açısından M. Belli çizgisinden daha ileri bir konumu ifade etmekle beraber,
politik konumlanış açısından özel bir yer işgal etmez. H. Kıvılcımlı da, 1960
ve sonrası dönemde “darbe” umudu ve bekleyişi artan aydınlar arasındadır.
1930’lu yıllarda özellikle Kemalizm ve ulusal sorun konusunda TKP çizgisinden
daha ileri bir tutuma sahip olan H. Kıvılcımlı, 27 Mayıs’ın yarattığı sarsıntı
içinde 1960’lı yıllara adeta bu ileri tutumlarını terk ederek girer. ‘H. Kıvılcımlı’da oluşan “darbeci” hayaller,
onun “tarih tezi” ile şekillenen teorik sisteminin bir ürünüdür. Kıvılcımlı,
Osmanlı ve Türkiye’nin özgün” karakterinden kaynaklandığını iddia ettiği “ordunun
bizdeki ilerici rolü” üzerine tezleriyle, başından itibaren özellikle devlet ve
sınıf ilişkileri alanında çarpık bir marksist kavrayış edinmiştir.
Özetle,
1960-71 dönemindeki “marksistleşme” sürecinde, uluslararası siyasi dakların
doğrudan ve belirleyici bir etkisi yoktur. Bu dönemde TKP ve Komintern
geleneğinin etkilerini üzerinde taşıyan aydınlar dahi, geçmişe göre daha geri
bir teorik ve politik konuma sahiptirler.
Gerçekten
de, Türkiye sol hareketi ancak 1968’lerde uluslararası odakların etkisine daha
açık hale gelecektir. Bu dönemde bir yandan Çin-Sovyet çatışmasının, diğer
yandan Vietnam Devriminin ve Latin Amerika’daki gerilla mücadelesinin
rüzgarlarının Türkiye sol hareketi üzerinde kuvvetli etkileri görülecektir. Ne
var ki bu dış etkenler, sol hareketlerin politik ve teorik konumlanışlarında
köklü bir değişiklik yaratmayacak, aksine sol hareketler az çok şekillenmiş yol
ayrımında kendi politik yönelişlerine en uygun uluslararası odağı
“yolgösterici” olarak kabul edeceklerdir. TİP, SBKP’nin “barışçıl geçiş”,
“barış içinde birarada yaşama” vb. tezlerine daha belirgin bir şekilde angaje
olmaya başlarken, MDD’ciliğin bir kesimi, SBKP’nin “kapitalist olmayan
kalkınma yolu”, “ileri demokrasi” vb. tezlerine-, diğer kesimi ise maoculuğun
çeşitli yorumlarına ve Latin Amerika devrimciliği tezlerine vb. angaje
olacaklardır. Kuşkusuz tüm bu etkilenmeler, oturulan sınıfsal-politik zemine
göre çeşitli farklılıklar göstereccktir. Orta sınıf aydınların ve sendika
bürokrasisinin etkilenişi, kendi reformcu politik konumlanışını meşrulaştırmak
amacına dönük gerçekleşirken, gençliğin ve alt sınıfların yükselen
eylemliliğinin temsilcisi olan kadrolar daha çok Marieghella, Guevara, Çarı
Mazumdarcılık gibi Latin Amerika devrimciliği ve Maoculuğun devrimci
yorumlarından kendi “eylem” arzularını meşrulaştıracak tarzda etkileneceklerdir.
1960-71
döneminde yaşanan “marksistleşme süreci”ni kavramak açısından saptanması
gereken bir önemli unsur da, ‘60 sol hareketinin devralabileceği radikal bir
burjııva devrimci kültür, gelenek ve mirasında bulunmamasıdır. Varolan miras
Kemalizm ve bu mirası en dolaysız bir biçimde temsil eden ise YÖN Hareketidir.
Burjuva devrim mirasının dolaysız temsilcisi YÖN Hareketinin ise, ‘60 sol
hareketine katkısı, üçüncü yolcu eğilimleri güçlendirmek ve darbeci anlayışı
yaygınlaştırmaktır. Burjuva devrimci mirasın örgüt, mücadele biçimleri, kültür
vb. konularda son derece kısır olması, alt sınıfların mücadele konusunda
geçmişten devralabileceği hiç bir ileri kazanım olmaması anlamına geliyordu.
Aynı zamanda Cumhuriyet dönemi boyunca mevcut düzen kurumlarını karşısına alan
radikal bir aydın hareketliliğine de rastlanmaması da, bürjuva devrimci mirasın
zayıflığı ile doğrudan bağlantılıydı. Cumhuriyet aydını kitle radikalizminden
kopuk bir “yukarıdan devrimciliği” miras edinmişti. YÖN’cü aydınların ileriye
dönük olarak devrimci aydın hareketliliği yaratma konusunda hiç bir birikim
bırakmadan ‘70’li yıllarda tümüyle düzene entegre olması, .bu durumun en somut
göstergesi sayılmalıdır.
1971
darbesiyle kapanan dönemde, sol hareketin yaşadığı aydın erozyonu yalnızca YÖN
kadroları ile sınırlı değildir. Sol hareket ‘74 sonrasına son derece sınırlı
bir aydın kadro devredebilecektir ve bunların pek çoğu da devrimci bir
pozisyondan uzak bir politik konumlanışı tercih edeceklerdir. FKF, Dev-Genç
deneyimiyle açılıp 71 çıkışıyla doruğuna çıkan bu dönemden sonra öğrenci
kökenli kadroların “marksistleşme süreci”nde sol hareketin aydın ihtiyacı
açısından çok önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bu değişiklik sol harekette
devrimcileşme sürecini hızlandırdığı gibi aynı zamanda bir teorik kısırlığın
başlangıcı anlamına da geliyordu. 1960’Iı yılların en önemli yanı’ bir aydın
politizasyonu ile başlayan bu dönemin büyük bir aydın erozyonu ile sona
ermesidir.
Gerçek
anlamı darbeciliği aşmamakla birlikte YÖN ve MDD’nin bir devrim fikri ve
ajitasyonuna sahip olması, ama devrim perspektiflerinin muhtevasıyla bağlantılı
olarak da örgüt fikrinden uzaklıkları, öte yandan temelini parlamenter
varoluştan alan, bu nedenle kitle radikalizmine kapalı olan TİP’te örgüt
fikrinin daha gelişkin olması, ‘60 sol hareketinin temel
karakteristiklerindendir. Bu durum burjuva mirasın sınırlılığıyla da
birleşince, devrimci akımların (örneğin Rus burjuva devrimcilerinin
devrettikleri türden) ciddi bir örgüt mirası devralamamalarına neden olacaktır.
‘60
sol hareketinin, geleceğe devrettiği bir başka önemli özelliği, işçi sınıfının
sosyalizm için henüz nitel ve nicel anlamda “olgun” olmadığı şeklindeki ortak
saptamadır. MDD’nin devrimi burjuva fraksiyonlara, TİP’in ise sosyalizmi uzak
geleceğe devretmesinin temel gerekçesi olan bu saptama ‘71 Hareketi açısından
son derece çetrefil bir sorun olacak, bu hareketlerin parti-sınıf ilişkileri ve
devrim teorisi açısından (dışardan esen neo-popülist cereyanın da basıncıyla)
leninist kavramlardan uzaklaşmasını kolaylaştıracaktı.
Özellikle
dönem sonuna doğru belirginlik kazanan temalara karşın, ‘61-’71 dönemindeki yol
ayrımlarının temel nedeni ne leninist literatüre bağlı strateji tartışmaları,
ne de uluslararası siyasal odaklara karşı alınan farklı tuttımlardır. Temel
ayrım noktası, ‘60 solunuıı çeşitli unsurlarının oturdukları toplumsal tabana
da bağlı olarak farklı politika tarzlarını edinmeleri ve “devrim” sorununa
yaklaşım tarzlarıdır. Gerek strateji tartışmaları gerekse de uluslararası
politik odaklara karşı tutum bu ayrım üzerine ve bu ayrımın önemini karartacak
tarzda gelişmiştir.
* Bu iki farklı politik konum kaçınılmaz olarak, tarihi de kendi politik konunılanışlanna göre yeniden yorumlayacaklardır. TİP ve YÖN-MDD çizgisinde hakim olan parlamenter ve darbeci anlayış, cumhuriyet tarihinin dönüm noktaları konusunda da iki akımı farklı saptamalara götürecektir. Bu farklı saptamaların en önemli yanı, iki farklı eğilimin politik perspektif ve sonuçlarının geçmişi açıklama temelinde ifade edilmesidir. YÖN ve MDD açısından 1945 bir karşı devrim momentidir ve doğal olarak amaç da 1945 öncesine, demek ki yarım kalan devrim sürecine yeniden dönebilmektir. Nitekim M. Belli “Türkiye 1920’lerde sosyalist devrime bugünlerden çok daha yakındı ama 1945 karşı devriminden sonra gündemde olan artık MDD'dir” derken, aynı zamanda MDD ‘nin “devrim” perspektifini de ortaya koyuyordu. 27 Mayıs’ın gerçekleştiriliş tarzına değil ama “anayasası”na değer veren TİP, süreç içinde tarihi de kendi politik konumlanışı açısından yeniden inşa etti. Aybar, daha sonraki tarihine miras kalacak bir saptamaya tam da bu konumda ve dönemde ulaştı. MDD’ye göre bir karşı-devrim momenti olan 1945’ler, TİP’e göre, “çok partili hayata geçişi”, “demokrasiyi” başlattığı için Cumhuriyet tarihi açısından oldukça önemli bir ilerlemeyi temsil ediyordu.
* “...Türkiye’ye özgü sosyalist rotayı çizmek ve Türk sosyalist hareketini yüzde yüz bağımsız yabancı etkilerden uzak, ... bir hareket olarak raya oturtmak mücadelesini vermektedir.” .Boran, Sosyalizm ve Türkiye Sosyalizmi, s.71
“Türkiye İşçi Partisinin sosyalizmi, ‘Türkiye sosyalizmi’ ithal malı değildir. Bu ne Batıdaki, ne Doğudaki örneklere benzer.” M. A. Aybar, aktaran Yerasimos,Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, C.3, s.494
“Türkiye sosyalizmi bilimsel toplumculuğun ışığında ama her türlü dogmacılıktan, taklitçilikten, tekerlemecilikten kaçınarak, gaziler çağından ta İstiklal Savaşına kadar kendi milli tarihinden destek bulan Türkiye’nin ...“ YöN, 7.5.1965, sayı:l 10
“... Türkiye emekçilerinin... çıkarları gereği, Sovyetler Birliği’ne bu ülkeyi yöneten partiye karşı olumlu bir tutumu benimsemek ... başka şeydir ‘Moskovacı’ olmak başka şey...’ Maocu’, ‘Kastrocu’, ‘Moskovacı’ yakıştırmalarına cevabımız şudur ... Biz Türkiyeciyiz. Türkiye emekçilerinin davasının savuncusuyuz biz.” M. Belli, “Her Devrim Milli Bir Yol İzler”, Türk Solu, 27 Şubat 1968
* 1951 Tevkifatından sonra kendini tasfiye eden TKP, 60'lardan sonra iki ayrı kanat olarak ortaya çıktı. İç ve dış TKP. Dış TKP'nin SSCB ile doğrudan bağlantısı olması, M.Belli kanadını SBKP karşısında daha mesafeli ve soğuk bir yaklaşıma sürükledi
Yorumlar
Yorum Gönder